
Ruben Östlund’un Turist filmi, modern aile kurumunun görünürdeki huzurunu tek bir saniyede yıkar. Bir kayak merkezinde tatil yapan dört kişilik bir aile, öğle yemeği sırasında kontrollü bir çığın yönlerine doğru geldiğini fark eder. Herkes korkuyla donup kalırken, baba Tomas refleksle masayı bırakıp kaçar. Çığ durduğunda herkes güvendedir; ama o birkaç saniye aile sistemini onarılamaz biçimde sarsar.
Östlund burada dışsal bir felaketin değil, içsel bir çöküşün hikâyesini anlatır. Tomas’ın kaçışı fiziksel bir eylem değil, kimliğin dağılmasıdır. Kendini “koruyucu baba” olarak konumlandıran erkek, o anda kendi imajının tam tersini gerçekleştirir. Film, bu kırılmanın ardından oluşan sessiz utancı inceler. Tomas konuşmaz, açıklama getiremez, savunma da yapamaz. Sadece gözlerinden akan suçlulukla var olur.
Freud’un “benlik ideali” kavramı burada önem kazanır. İnsan, kendi içinde ulaşmak istediği bir imgeye sahiptir; Tomas’ın bu imgesi kahramanlıktır. Ancak film, kahramanlık anlatısının ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Korku, dürtü ve içgüdü yüzeye çıktığında, kültürel roller bir anda çözülür. Arzu edilen erkek, bir anda çocuklaşır.
Tomas’ın eşi Ebba ise sessizliğin içindeki öfkenin sesi olur. Onun için mesele yalnızca eşinin kaçışı değildir; yıllardır üzerine kurulan bir evlilik mitinin çökmesidir. “Aile” kavramı, görünürde sevgi ve dayanışma üzerine kuruludur ama Turist gösterir ki çoğu zaman bu bağ, güvenlik duygusuna duyulan ihtiyaçtan ibarettir. Kadın, “sen bizi korumadın” derken aslında “kurduğumuz yalanı sürdüremiyorum” demektedir.
Filmin görsel dili de bu çözülmeyi destekler. Kar beyazı, temiz ve steril otel odaları, geometrik kadrajlar… Her şey düzenin simgesidir; ama sessizlik, bu düzenin içinin boş olduğunu hissettirir. Östlund’un kamerası ne dramatize eder ne de duygusallaşır; yalnızca insanın kendi ahlaki maskesiyle karşılaşmasını izletir.
Varoluşçu okumayla bakıldığında, Tomas’ın yaşadığı kriz “kendi özgürlüğünün farkına varma” anıdır. O saniyede seçim yapar — ve seçimiyle kim olduğunu görür. Sartre’ın söylediği gibi: “İnsanın özü, seçimlerinden sonra gelir.” Tomas artık kendi gözünde de başkalarının gözünde de aynı kişi değildir. Film boyunca bu boşluğu doldurmaya çalışır ama Östlund’un sineması, kurtuluş hikâyelerine izin vermez. Gerçek yüzleşme, ancak çaresizliği kabul etmekle mümkündür.
“Çığ düşmez; sessizlik düşer. İnsan, kendi yankısının ağırlığı altında kalır.”
Turist, aile, erkeklik ve utanç üzerine nadir bulunan bir dürüstlükle konuşur. Gücün değil, kırılganlığın merkezde olduğu bu film, izleyiciyi rahatsız eder çünkü hepimize şunu hatırlatır: Herkesin içinde bir an vardır, kahraman olmayı değil, kaçmayı seçtiği.
Sinemayı bu tür psikolojik derinliğiyle okumak ve grup çalışmalarıyla film deneyimini paylaşmak isterseniz, SineTerapi gruplarıma katılabilirsiniz.
Odak kelimeler: Turist film analizi, erkeklik krizi, aile dinamiği, psikanalitik film, İzmir psikolog, İzmir terapi, SineTerapi