Cumhuriyet: Bir Halkın Ruhsal Uyanışı

Cumhuriyet, sadece siyasi bir dönüşüm değil, kolektif bir bilinç sıçramasıdır.
Bir halkın “artık kendi kaderimi ben belirleyeceğim” demesidir. Bu cümle sadece bir yönetim biçimini değil, özgür bir benlik inşasını da temsil eder.

Kurtuluşun Psikolojisi

Savaş, insanın en ilkel tarafını ortaya çıkarır: hayatta kalma içgüdüsü.
Ama kurtuluş bundan fazlasını ister — yeniden doğabilme cesaretini.
Cumhuriyet, bu yeniden doğuşun simgesidir. Çünkü bağımsızlık sadece toprakla değil, zihinle başlar.

Bir toplum, “bize ne yapılacağını” değil “biz ne yapacağız” demeye başladığında, travmasını aşar. Cumhuriyet tam da bu noktada doğmuştur:
Bir milletin özneleşme anında.

Eşitliğin Duygusal Derinliği

Psikolojide eşitlik, bireyin “değerim koşulsuzdur” diyebilmesidir.
Cumhuriyet, bu değerin toplumsal karşılığıdır.
Kadınların, çocukların, farklı düşünenlerin söz hakkı kazanması sadece siyaset değil, kolektif özsaygının yükselmesidir.

Bugün bir kadın mesleğini özgürce icra edebiliyorsa, bir çocuk kendi fikrini ifade edebiliyorsa, Cumhuriyet’in psikolojik temelleri hâlâ çalışıyor demektir.

Çocuklarımıza Cumhuriyet’i Hissettirmek

Cumhuriyet, çocuklara öğretilecek bir ders değil, bir duygu biçimidir.
Bir çocuğun fikrini dinlemek, onu susturmamak, onunla eşit bir göz hizasında konuşmak — bunların hepsi Cumhuriyet bilincidir.
Çünkü özgürlük, evin içinde başlar.
Bayramlar, işte bu duygunun toplu biçimde yeniden hatırlandığı alanlardır.

Erişkinler İçin Cumhuriyet Farkındalığı

Yetişkin olmak, bağımsız düşünmenin sorumluluğunu taşımaktır.
Cumhuriyet bize şunu hatırlatır: “Kendi aklıyla düşünen insan, özgür insandır.”
Bugün bir ebeveyn, bir öğretmen ya da bir yurttaş olarak bu bilinci yaşatmak, sadece geçmişe saygı değil, geleceğe yatırımdır.

Kendimize şu soruyu sormak, bu bilinci canlı tutar:

“Ben kendi hayatımın yönetiminde ne kadar söz sahibiyim?

Cumhuriyet bir tarih değildir; bir bilinç hâlidir.
Bir ülkenin kendini, kendi aklıyla yeniden kurabilmesidir.
Ve biz her 29 Ekim’de, sadece geçmişi değil, bu bilinci de kutlarız.

“Cumhuriyet, bireyin kendi kaderini eline alma iradesidir.

Her özgür düşünce, onun yeniden doğuşudur.

🌈 Çocuğunla Ekran Değil, Anı Paylaş: Birlikte İzlenmesi Gereken 5 Anlamlı Çizgi Film

Çocuklarla çizgi film izlemek yalnızca bir ekran etkinliği değildir.
Bu, birlikte aynı duyguyu hissetmenin, aynı ana tanıklık etmenin bir yoludur.
Birlikte izlenen çizgi filmler, çocuğun iç dünyasına sessizce girmenin, onun merak ettiği, korktuğu, sevindiği yerleri anlamanın yollarından biridir.

Bazı yapımlar ise sadece çocuklara değil, yetişkinlere de iyi gelir.
Duygulara, ilişkilenmeye, sabra ve yaratıcılığa dokunan hikâyeleriyle, hem öğretici hem sakinleştirici bir etkileri vardır.
İşte hem senin hem çocuğunun birlikte izlemekten keyif alabileceği birkaç çizgi film:

🩵 Bluey

Avustralya yapımı bu dizi, bir köpek ailesinin günlük hayatı üzerinden ilerliyor.
Bluey ve kardeşi Bingo, anne ve babalarıyla hayal güçlerini kullanarak oyunlar kuruyorlar.
Bu oyunlar, çocuklara hem duygularını tanıma hem de problem çözme becerisi kazandırıyor.
Bluey, ebeveyn-çocuk ilişkisini en doğal haliyle gösteriyor: hata yapan, bazen sabırsız ama sevgi dolu bir aile.

Neden izlenmeli?
Çünkü çocuk, ebeveyninin karakterlerle özdeşleştiğini gördüğünde, “benim ailem de anlaşılabilir” duygusunu yaşar.
Ebeveyn ise çocuğun oyun aracılığıyla dünyayı nasıl anlamlandırdığını fark eder.

🍃 Yaprak Adası

Stop-motion tekniğiyle hazırlanmış bu Amazon yapımı dizi, doğanın dinginliğiyle anlatılmış bir keşif hikâyesi.
Ana karakter Cingöz, küçük bir mavi tilki.
Her bölümde bir nesneyle karşılaşır — bir tüy, taş, düdük — ve bu küçük şeylerin içindeki büyük anlamı bulmaya çalışır.
Dizi, çocuklara sabırla gözlem yapmayı, merak etmeyi ve doğayla uyum içinde olmayı öğretir.

Neden izlenmeli?
Çünkü Cingöz’ün ritmi yavaş, dünyası sakin.
Bu ritim, çocuğun sinir sistemine güven verir; ebeveynle birlikte izlendiğinde, iki tarafın da nefesi yavaşlar.
Cingöz, çocuklara “her şey hemen anlaşılmak zorunda değil” mesajını verir.

🎨 Sanat Evreni

Sanatı hayatın içine taşıyan, yaratıcılığı bir problem çözme yöntemi olarak sunan bir dizi.
Ana karakter her bölümde bir zorlukla karşılaşır ve onu sanatla çözer — resim yapar, kolaj oluşturur, heykel dener.
Çocuk, sanatın bir “yeteneğin göstergesi” değil, bir ifade biçimi olduğunu fark eder.

Neden izlenmeli?
Çünkü birlikte izledikten sonra yapılan küçük bir sanat etkinliği, çocuğa üretmenin gücünü gösterir.
Ebeveynin tanıklığı, çocuğun “yaptığım şey önemli” duygusunu büyütür.

🍪 Bir Fareye Kurabiye Verirsen Senden Süt İster

Bu dizi, aynı adlı klasik çocuk kitabından uyarlama. Hikâye ilk bakışta eğlenceli bir “istek zinciri” gibi görünür:
Bir fareye kurabiye verirsin, ardından süt ister, sonra başka bir şey… ama hikâyenin özünde çok daha fazlası vardır.

Her bölüm, ilişkilerdeki sınırlar, ihtiyaçlar ve bağımlılıklar üzerine küçük ama anlamlı bir metafor kurar.
Fare, aslında içimizdeki o hiç doymayan tarafı temsil eder — sevgi, ilgi, onay, ya da sadece “biraz daha fazla”.
Çocuklar için bu, isteklerin doğallığını, ama aynı zamanda paylaşmanın sınırlarını öğretir.
Yetişkin içinse ilişkilerde “verme ve alma” dengesini hatırlatan bir aynadır.

Neden izlenmeli?
Çünkü bu çizgi film çocuğa yalnızca paylaşmayı değil, “hayır” demenin güvenli olduğunu da anlatır.
Ayrıca anlatım tarzı son derece sakin, pastel renkli ve duyusal olarak rahatlatıcıdır.
Ebeveynle birlikte izlendiğinde, sınır koymanın cezalandırıcı değil, koruyucu bir davranış olduğu fark edilir.

🚜 Kokulu ve Pasaklı (Stinky and Dirty Show)

Bir kamyon (Kokulu) ve bir kepçe (Pasaklı) çöplükte yaşar.
Etrafları hurdalarla doludur ama onlar için her hurda yeni bir fikirdir.
Birlikte her bölümde bir problemi çözmeye çalışırlar — kimi zaman bir köprü inşa ederler, kimi zaman bir oyuncağı onarırlar, kimi zaman yalnızca gün batımını izlerler.
Bu dizi, çocuklara yaratıcılığın kusursuz malzemelere değil, açık bir zihne ihtiyaç duyduğunu öğretir.

Kokulu dağınık, heyecanlı ve sabırsızdır.
Pasaklı daha düzenli ve planlıdır.
Ama en güzeli, birbirlerini tamamlamalarıdır.
Bu, çocuklara farklılıkların çatışma değil, tamamlanma yaratabileceğini gösterir.
Yani işbirliği, sadece “birlikte çalışmak” değil, birbirini anlamak anlamına gelir.

Neden izlenmeli?
Çünkü “başarısızlık” kelimesini tamamen yeniden tanımlar.
Kokulu ve Pasaklı her seferinde bir şeyleri dener, başarısız olur, sonra tekrar dener.
Bu döngü, çocuklara sabır, dayanıklılık ve çözüm üretme gücünü kazandırır.
Ayrıca mizahi diliyle, çocuklara “pislenmenin, hata yapmanın” aslında hayatın doğal bir parçası olduğunu anlatır.

🌙 Sonuç

Bu yapımların hepsi ortak bir şeye hizmet ediyor:
Çocuğa acele ettirmeden, duygularını bastırmadan dünyayı anlatmak.
Birlikte izlenen her hikâye, aslında küçük bir bağ kurma ritüelidir.
Çocuk ekrana değil, senin yüzüne bakar — aynı anda gülmek, şaşırmak, merak etmek bir tür duygusal aynalanmadır.

“Bazı çizgi filmler çocuklara iyi gelir, bazıları da çocukluğumuza.”

🧸 Deprem Sonrası Çocuklarla Nasıl Konuşulmalı?

Depremden sonra yalnızca binalar değil, çocukların iç dünyası da sarsılır.
Yetişkin için bile baş edilmesi zor olan bir deneyim, çocuk zihninde çok daha karmaşık bir hâle gelir.
Çünkü çocuk, yaşadığı şeyi “anlamlandırarak” değil, hissederek kaydeder.
Ve bu his, çoğu zaman güven duygusuna dokunur.

Depremden sonra çocuğun güven algısı iki şeyle belirlenir:
dünyanın güvenli olup olmadığı ve anne-babasının güçlü olup olmadığı.
Bu yüzden çocukla nasıl konuştuğunuz, yaşanan kadar önemlidir.

🌿 1. Önce kendi duygularınızı düzenleyin

Çocuklar, ebeveynlerinin duygusal tonunu sözcüklerden önce okur.
Siz kaygılıyken “korkacak bir şey yok” demek işe yaramaz; çünkü bedeniniz farklı bir mesaj verir.
O yüzden önce kendi nefesinizi düzenleyin,
çocuğun gözlerinin içine bakarken sakin bir tonda konuşun.

“Evet, deprem korkutucu bir şey. Ben de korktum. Ama şimdi güvendeyiz, birlikteyiz.”

Bu cümle, hem gerçeği inkâr etmez hem de çocuğa dayanıklılık modeli sunar.

🧠 2. Beyni anlamak: çocuk travmayı nasıl işler?

Çocuk beyninin ön bölgesi (düşünme, mantık ve zaman algısı) yetişkinler kadar gelişmiş değildir.
Bu yüzden deprem gibi yoğun olaylarda çocuk, zamanı karıştırabilir ve “şimdi”deymiş gibi tekrar korkabilir.
Ona olayı zamanla çerçeveleyerek anlatın:

“Evet, o gün deprem oldu. O bitti. Şu anda evimiz sağlam, buradayız.”

Korkuyu hafife almayın ama sonsuz bir tehdide dönüştürmeyin.
Çocuğun zihnine bir “kapanış” vermek, travmanın kapanmasına yardım eder.

🪞 3. Doğrudan, dürüst ama yaşına uygun anlatın

Çocuğunuzun yaşına göre bilgi verin ama asla yalan söylemeyin.
“Deprem bitti, bir daha olmaz” gibi cümleler kısa vadede işe yarar ama uzun vadede güveni zedeler.
Gerçeği basitçe anlatmak en doğru yoldur:

“Deprem yerin altındaki taşların hareket etmesidir. Bu yüzden sallanırız.

Ama binalar sağlam yapılırsa zarar görmeyiz.”

Bilgi, belirsizliğin panzehiridir.
Çocuk ne olduğunu bilmediği şeyden korkar.
Ne olduğunu anlarsa, kontrol hissi geri gelir.

🏠 4. Rutinleri yeniden kurun

Travma, hayatın dengesini bozar.
Çocuklar dengeyi rutinle bulur.
Yemek saatleri, uyku düzeni, oyun zamanı yeniden oluşturulmalıdır.
Basit ama tekrarlayan düzenler çocuğun beynine “güvendeyim” mesajı verir.

Mümkünse depremle ilgili haberleri çocukların yanında izlemeyin.
Görsel hafıza, sözel açıklamalardan çok daha kalıcıdır.
Televizyondaki bir enkaz görüntüsü, çocuğun zihninde “tekrar oluyor” hissini uyandırabilir.

💬 5. Duygulara yer açın

Bazı çocuklar depremden sonra konuşmak istemez,
bazıları ise aynı soruyu defalarca sorar.
Her iki tepki de normaldir.
Konuşmak istemeyen çocuğu zorlamayın; oyun, resim, hikâye gibi dolaylı yolları kullanın.

Küçük çocuklar için oyun, travmayı işlemenin en doğal yoludur.
Oyunda tekrar tekrar sallanabilir, bebeklerini kurtarabilir, kendini yeniden “güçlü” hissedebilir.
Ona “artık korkma” demek yerine,
“korktuğunda ben buradayım” demek güveni onarır.

⚖ 6. Korku geri dönerse ne yapmalı?

Bazen haftalar geçse de çocuk, sallanma hissi, kabus, yalnız kalma korkusu gibi belirtiler gösterebilir.
Bu durumda onu “abartıyor” gibi görmemek gerekir.
Korku, bastırıldığında değil, duyulduğunda geçer.

Belirtiler uzun sürüyorsa, bir çocuk psikoloğu ya da terapistten destek almak önemlidir.
Erken müdahale, travmanın kalıcı hale gelmesini önler.

🌱 Sonuç: Çocuğun güven duygusu, sizin sesinizde saklı

Deprem, kontrol edilemez bir olaydır.
Ama çocuğun bunu nasıl anlamlandıracağı, büyük ölçüde sizin tavrınıza bağlıdır.
Çocuğun zihninde “dünya güvenli bir yer mi?” sorusuna verilen cevap,
ebeveynin ses tonunda, bakışında, tutarlılığında şekillenir.

“Depremi unutturamayız, ama birlikte atlattığımızı hatırlatabiliriz.”

Bu cümle, çocuğun hem gerçeği hem de umudu aynı anda taşıyabilmesini sağlar

deprem sonrası çocuk psikolojisi, çocukla deprem konuşmak, travma, ebeveyn tutumu, İzmir psikolog, çocuk terapisi

🌍 Deprem Korkusu: Gerçek Tehlike ile Zihinsel Felaket Arasındaki Denge

Deprem, kontrol edemediğimiz bir gerçeği hatırlatır:
Hayat her zaman sabit değildir.
Bu yüzden korkmak, aslında çok insanca bir tepkidir.
Ama bazen bu korku bizi korumak yerine felç eder.
Sürekli sallanıyor gibi hissetmek, deprem olmadan da deprem varmış gibi yaşamak,
korkunun sağlıklı sınırını aştığını gösterir.

Bu noktada dengeyi bulmak önemlidir:
Depremi yok saymak bizi hazırlıksız bırakır;
sürekli korkuyla yaşamak ise zihni ve bedeni yorar.
Peki bu ikisinin arasında nerede durmalıyız?

🧠 Beyin korkuyu nasıl işler?

Korku, beyin için bir alarm sistemidir.
Tehlike algıladığında ilk devreye giren bölge amigdaladır.
Amigdala saniyeler içinde “savaş, kaç ya da don” tepkisini başlatır.
Kalp atışı hızlanır, kaslar gerilir, nefes kısalır.
Bu sistem aslında bizi hayatta tutmak için vardır.

Fakat beyin, geçmişteki bir tehlikeyi (örneğin büyük bir deprem anısını)
tekrar hatırladığında bile aynı alarmı çalabilir.
Yani gerçek bir sarsıntı olmasa da,
beyin “olmuş gibi” davranır — bu da panik, mide bulantısı, dengesizlik hissi, sürekli sallanma algısı gibi belirtiler yaratır.

🌿 Korkunun sağlıklı kısmı

Korku, bastırılması gereken bir duygu değildir.
Doğru işlendiğinde, bizi hazırlığa yönlendirir.
Deprem çantası hazırlamak, güvenli çıkış yollarını bilmek,
yaşadığımız binayı kontrol ettirmek, işte bu işlevsel korkunun sonucudur.
Yani korku, harekete geçiricidir.

Korkunun sağlıksız hâli ise bizi eylemden uzaklaştırır.
Kişi sürekli felaket senaryoları kurar ama hiçbir önlem alamaz.
Böyle durumlarda korku artık bir uyarı değil, bir yaşam biçimi hâline gelmiştir.

⚖ Dengeyi bulmak: duygusal regülasyon

Korkunun sağlıklı kalması için iki sistemin uyum içinde çalışması gerekir:
• Amigdala: Tehlikeyi algılar.
• Prefrontal korteks: Tehlikenin gerçekten var olup olmadığını değerlendirir.

Bu iki bölge arasındaki denge, nefes ve farkındalık pratikleriyle güçlenir.
Basit ama etkili birkaç yöntem:
1. Nefes farkındalığı: Burnundan derin nefes al, dört saniye tut, sekiz saniyede yavaşça ver.
Bu, amigdalaya “tehlike geçti” sinyali gönderir.
2. Gerçeklik testi: “Şu anda gerçekten sallanıyor muyum, yoksa zihnimde mi?” diye kendine sor.
Duyularına dön: ne görüyorum, ne duyuyorum, ne hissediyorum?
3. Rutin oluştur: Her deprem haberinde panik yerine küçük bir kontrol listesi aç:
deprem çantası hazır mı, binanın durumu güvenli mi, aile planı belli mi?
Bu, kontrol hissini geri kazandırır.
4. Beden farkındalığı: Gerginliği fark ettiğinde kaslarını bilinçli şekilde gevşet.
Korku bedene yerleşir; gevşeme onu çözmenin en doğal yoludur.

💬 Ne zaman destek almalısın?

Eğer korku günlük yaşamını etkiliyorsa,
sürekli sallanma hissi, uykusuzluk, panik nöbetleri ya da yalnız kalma korkusu yaşıyorsan,
bu artık travma sonrası stres tepkisi düzeyindedir.
Bu noktada terapi, beynin “yanlış alarm sistemini” yeniden ayarlamak için etkili bir yoldur.
Duygu odaklı ya da EMDR gibi yaklaşımlar, beynin güven duygusunu yeniden inşa etmesine yardımcı olur.

🌱 Sonuç: Korkuyu bastırmak değil, dönüştürmek

Deprem korkusu, yaşamın gerçeğiyle yüzleşme biçimimizdir.
Korkunun amacı bizi felce uğratmak değil,
daha bilinçli, daha hazırlıklı yaşamaya yönlendirmektir.

“Korku, doğru işlendiğinde bir alarm değil, bir rehberdir.”

Kendini sürekli tetikte hissediyorsan,
belki de beynin sadece “güvende olduğunu” yeniden duymaya ihtiyaç duyuyordur.
Ve bu sesi duymanın yolu, korkunu inkâr etmekten değil, ona anlam vermekten geçer.

deprem korkusu, afet sonrası psikoloji, anksiyete, beyin ve korku, duygu regülasyonu, İzmir psikolog, terapi

🪞 Gizli Narsisizmi Hiç Duymuş muydunuz?

Narsist deyince aklımıza genellikle aynı tip gelir:
kendini beğenmiş, sürekli övünen, başkalarını küçümseyen, dikkat çekmek isteyen insanlar.
Ama narsisizm yalnızca bu kadar görünür olduğunda fark edilir.
Bir de sessiz, derinlerde çalışan bir türü vardır: gizli narsisizm.

Psikoloji literatüründe ilk olarak James F. Masterson tarafından tanımlanan bu kavram,
kişinin dışarıdan mütevazı, hatta alçakgönüllü görünmesine rağmen,
iç dünyasında onaylanma ve üstünlük ihtiyacıyla yaşadığı çatışmayı anlatır.

🎭 Peki gizli narsist kimdir?

Gizli narsist, doğrudan kendini övmez;
ama dolaylı biçimlerde, başkalarının başarıları üzerinden kendini değerli hissetmeye çalışır.
“Benim babam şöyle biridir.”
“Bizim ailemiz Osmanlı torunudur.”
“Ben Galatasaraylıyım.”

Bu cümlelerin hepsi tek başına zararsızdır, hatta çoğu zaman kimlik aidiyetiyle ilgilidir.
Ama kişi, kendi üretimi olmayan bu kimliklerle aşırı derecede övünüyorsa,
yani “kendilik değerini” sürekli dış referanslardan besliyorsa,
orada gizli narsisizmin izleri başlar.

Çünkü gizli narsist, “ben özelim” duygusunu kendi çabasıyla değil,
başkalarının parıltısına tutunarak yaşar.
Kendini göstermektense, başkalarının üzerinden görünür olmayı tercih eder.

🌿 Narsisizmin görünmeyen yüzü

Gizli narsist, dışarıdan sakin, anlayışlı, hatta fedakâr biri gibi görünebilir.
Ama içinde sürekli bir karşılaştırma, bir kıyas, bir yetersizlik sesi vardır.
“Ben yeterince iyi miyim?” sorusunu doğrudan sormaz,
ama başkalarının başarılarına tutunarak bu soruya dolaylı bir yanıt arar.

Bu durumun kökeninde genellikle erken dönemde yeterince görülmemiş,
değeri koşullu olarak verilmiş bir çocukluk deneyimi yatar.
Kişi çocukken “var olduğu için” değil, “bir şeyi başardığı için” sevildiyse,
yetişkinlikte de sevgiyi hep o yoldan arar: başarı, güç, aidiyet, temsil.

⚖ Gizli narsisizmin fark edilmesi neden zordur?

Çünkü görünürde bir kibir yoktur.
Aksine, kişi alçakgönüllü, hatta utangaç bile olabilir.
Ama iç dünyasında onaylanmadığında kırılır,
başkasının başarısı kendi değeriymiş gibi hisseder,
ve sürekli dolaylı biçimlerde kendini kanıtlama ihtiyacı duyar.

“Benim babam Toyota gibi adam,” derken aslında demek istediği şudur:

Ben de onun çocuğuyum; ben de değerliyim.

Yani kişi farkında olmadan başkası üzerinden kendini onaylatır.
Bu da gizli narsisizmin en belirgin göstergesidir.

💬 Peki ne yapılabilir?

Gizli narsisizmle çalışmak, yargılamakla değil fark etmekle başlar.
Kişinin “başkalarının parıltısıyla” değil, kendi iç ışığıyla var olabilmesi için
önce o boşluk hissinin kaynağına dönmesi gerekir.

Bu farkındalık, duygusal olarak güvenli bir ortamda —
örneğin duygu odaklı veya dinamik terapi süreçlerinde —
kendilik değerini yeniden inşa etme fırsatı sunar.

Çünkü kendilik değeri, dışarıdan değil içeriden büyür.
Başkalarının başarılarıyla değil, kendi varoluşuna tanıklık etmeyle güçlenir.

“Gerçek özgüven, başkasının ışığına ihtiyaç duymadan parlamaktır.”

gizli narsisizm, narsist kişilik, psikoloji, kendilik değeri, İzmir psikolog, duygu odaklı terapi

🤖 ChatGPT’den Terapist Olur mu?

Yapay zekâ artık her yerde.
Birçok insan gün içinde ChatGPT’ye fikir soruyor, duygularını paylaşıyor, bazen de ondan destek alıyor.
Bu noktada doğal olarak şu soru akla geliyor:
ChatGPT’den terapist olur mu?

Cevap, açık: Hayır.
Çünkü terapi, bilgiyle değil, ilişkiyle çalışır.
Yapay zekâ, kelimeleri çok iyi düzenleyebilir ama bir bakışın, bir sessizliğin, bir duygunun titreşimini anlayamaz.
Oysa terapi, tam olarak o titreşimlerin dilidir.

🧠 Terapinin alanı: insan ilişkisi

Terapist, danışanının iç dünyasına tanıklık eden kişidir.
Sadece dinlemez; duygunun içinde kalır, onu taşır ve anlam verir.
Terapi, güvenli bir ilişki içinde yeniden deneyimlemektir.
Bir terapist, danışanına yalnızca bilgi sunmaz; aynı zamanda yargısız bir alan sağlar.
O alan, kişinin bastırdığı duyguların ilk kez duyulabildiği yerdir.

ChatGPT bunu yapamaz.
Çünkü yapay zekâ, insanın duygusal tonunu “hesaplayabilir” ama “hissedemez.”
Terapi ise tam olarak bu hissin üzerine kurulur.

🌿 Peki ChatGPT ne yapabilir?

ChatGPT bir terapist değildir ama iyi bir yaşam koçu olabilir.
Çünkü yaşam koçluğu geçmişin derin duygusal süreçlerinden çok, bugüne ve geleceğe odaklanır.
Yapay zekâ bu konuda oldukça başarılıdır:
hedef belirleme, plan yapma, zamanı yönetme, alışkanlık geliştirme, farkındalık egzersizleri gibi alanlarda oldukça faydalıdır.

Yaşam koçu, kişiyi “neden böyle hissediyorsun?” yerine “şimdi ne yapabilirsin?” sorusuna yönlendirir.
Bu yönüyle ChatGPT, duygusal derinlik yerine davranışsal düzen kurmaya yardımcı olabilir.
Ancak terapinin yaptığı şey bambaşkadır: geçmişte köklenen duygusal örüntüleri fark etmek, bilinçdışı süreçleri anlamak ve değişimi içeriden başlatmak.

💬 Terapist ve yaşam koçu arasındaki fark

Terapist, duygular, travmalar ve içsel süreçlerle çalışır.
Kişinin geçmişinde tekrarlayan ilişkisel döngüleri fark etmesini sağlar.
Bu, duygusal bir iyileşme sürecidir.

Yaşam koçu ise bugünü ve geleceği düzenlemeye odaklanır.
Kişinin hedeflerini belirlemesine, motivasyonunu sürdürmesine, adım atmasına yardımcı olur.
Yani terapist “iç dünyaya” yönelir, yaşam koçu “eyleme.”
İkisi birbirini tamamlayabilir, ama biri diğerinin yerine geçemez.

🪞 ChatGPT neden terapist olamaz?

Terapide en güçlü araç “insan varlığıdır.”
Bir terapist, danışanının gözyaşını, sessizliğini, tereddüdünü görür ve o anda kalabilir.
ChatGPT ise yalnızca metin üretir.
Yani terapi, yapay zekânın giremediği bir alan — duygusal bağ kurma alanıdır.

ChatGPT size öneri sunabilir, rehberlik edebilir, motive edebilir.
Ama sizi dönüştüremez.
Çünkü dönüşüm, bir bağın içinde gerçekleşir.
O bağ, yalnızca iki insan arasında doğar.

“ChatGPT size yol gösterebilir, ama sizinle o yolu yürüyen bir terapisttir.”

ChatGPT iyi bir yaşam koçu olabilir.
Ama terapi, insanın insana tuttuğu aynadır.
O aynada algoritma değil, kalp vardır.
Çünkü terapist sadece sizi dinlemez — sizinle birlikte hisseder.
Ve bu, hiçbir yapay zekânın öğrenemeyeceği tek dildir:
insan dili.

Odak kelimeler: ChatGPT terapi, yapay zekâ psikolog, yaşam koçu nedir, terapist farkı, online terapi, İzmir psikolog

🕊 Hayatı Bir Kurban Gibi Yaşamak

Bazı insanlar vardır; hayatta ne yaparlarsa yapsınlar sanki kötü olaylar hep onları bulur.
Aldatılırlar, hayal kırıklığı yaşarlar, işler ters gider, arkadaşlıklar bozulur.
Ve sonunda şu cümleye varırlar:
“Benim hayatım böyle işte, ne yaparsam yapayım değişmiyor.”

Eğer bu cümle size tanıdık geliyorsa, büyük ihtimalle farkında olmadan hayatı bir kurban gibi yaşıyorsunuzdur.

🎭 Kurban olma hali bir kimliktir

Kurban olmak, sadece başımıza gelen olaylarla ilgili değildir.
Kurbanlık, bir bakış açısıdır — bir yaşam biçimidir.
Kendimizi sürekli haksızlığa uğrayan, değersiz hisseden, kaderin bize hep “aynı senaryoyu” yazdığını düşünen biri olarak konumlandırdığımızda, artık hikâyenin içinde değil, hikâyenin dışında kalırız.
Artık “etken” değil, “maruz kalan” oluruz.

Zihnimiz, çocuklukta yazılmış bir yazılım gibi çalışır.
Çocukken bize dünyayı, insanları, sevgiyi, gücü öğreten ilk deneyimler — anne babamızın davranışları, evdeki duygusal iklim — beynimize bir tür varsayılan ayar olarak kazınır.
Yetişkin olduğumuzda bu yazılımı hâlâ kullanırız.
Kendimize “ben hep terk edilirim”, “kimse beni anlamaz”, “her şey benim suçum” gibi cümleler kuruyorsak, farkında olmadan bu yazılımı çalıştırıyoruz demektir.

Ve beyin bu inancı doğrulamak için, bize aynı sahneleri tekrar tekrar yaşatır.
Ta ki biz, o yazılımı fark edip değiştirmeye karar verene kadar.

🔄 Döngüyü fark etmek

Kurban döngüsünden çıkmanın ilk adımı, fark etmektir.
Hayat bize aynı tür olayları durmadan getiriyorsa, bu “ceza” değildir.
Bu, çözülmemiş bir duygunun kapıda beklediğini gösterir.
Her tekrarda, o duyguyu farklı biçimde ele alma şansımız vardır.
Bu yüzden “yine aynı şey başıma geldi” cümlesini “acaba bu kez neyi fark etmem gerekiyor?” sorusuna çevirmek dönüşümün başlangıcıdır.

🌦 Cümleleri değiştirmek, hayatı değiştirmektir

Zihnimiz kelimelerle şekillenir.
Bir düşünceyi her tekrarladığımızda, beyin o düşünceye ait sinir yollarını güçlendirir.
Yani sürekli “benim şansım yok” diyorsak, aslında beynimize şanssızlık sinyali göndermeyi öğretiyoruz.
Bu yüzden cümleleri değiştirmek, küçük ama etkili bir devrimdir.

“Yine beni buldu” yerine,
“Bu defa nasıl farklı davranabilirim?” demek,
“Ben hep yanlış insanları seçiyorum” yerine,
“Bu kez kendimi seçiyorum” diyebilmek,
beyninizi, dolayısıyla yaşamınızı yeniden programlar.

🌱 Kurbanlıktan sorumluluğa

Hayatla barışmanın yolu, sorumluluk almaktan geçer.
Sorumluluk, suçlulukla karıştırılmamalıdır.
Suç, geçmişte takılı kalır;
sorumluluk ise bugünü dönüştürür.
Kurban olmayı bıraktığınızda, kimseye kızmak zorunda kalmazsınız — çünkü artık kendi hayatınızın öznesisinizdir.

“Kurban olmak, kader değildir. Fark etmek ve seçim yapmak, iyileşmenin başlangıcıdır.”

Kendinizi kurban gibi hissettiğiniz anlarda şunu hatırlayın:
Hayat size bir şey yapmaz.
Hayat size, sizdeki bir şeyi gösterir.

Odak kelimeler: kurban psikolojisi, farkındalık, sorumluluk almak, kendini sabote etme, İzmir psikolog, psikoterapi

💬 Terapiye Giderken Her Şeyi Anlatmak Zorunda mısınız?

Birçok kişi terapiye başlamadan önce şunu düşünür:
“Yine baştan anlatacağım. Tüm hayatımı, çocukluğumu, ailemi… Buna gücüm yok.”
Bu cümle, aslında terapiye başlamakta zorlanan pek çok insanın ortak duygusudur. Çünkü terapi, sadece konuşmak değil, yeniden açılmak anlamına gelir — ve her açılma, biraz savunmasızlık demektir.

Ben de bu kaygıyı çok sık duyarım. Özellikle daha önce bir veya birkaç terapist deneyimi yaşamış danışanlarım, “Siz hiç bütün hayatımı sorgulamadınız, bu bana çok iyi geldi,” derler.
Bu geri bildirimler bana hep şunu hatırlatır: Her danışan aynı şekilde tanınmaz. Her terapi aynı biçimde başlamaz.

Evet, bir terapist olarak sizi tanımam gerekir.
Ama bunun bir sorgu ya da özgeçmiş anlatısı şeklinde olmasına gerek yoktur.
Bazen en önemli bilgiler, danışan kendini “hazır hissettiğinde” gelir.
İlk seanslarda her şeyi baştan sona anlatmak, bazıları için yorucu, hatta yeniden travmatize edici olabilir.

Benim yaklaşımımda tanıma süreci, zamana yayılır.
İlk birkaç seansın amacı, “hikâyeyi tamamlamak” değil, bağı kurmaktır.
Eğer danışan yoğun bir duyguyla geldiyse, o duyguya alan açmak en gerçek başlangıçtır. Çünkü terapi, bir ilişki biçimidir — ve ilişki, güvenle kurulur.
Güvenin olduğu yerde, hikâye zaten yavaş yavaş kendini anlatır.

Bu yüzden terapiye gelen biri olarak her şeyi bir anda anlatmak zorunda değilsiniz.
Terapi, sınav değil; birlikte inşa edilen bir süreçtir.
Bazen bir kelimeyle başlar, bazen bir sessizlikle.
Ama doğru zaman geldiğinde, tüm hikâye kendi kendini açar.

“Terapi, bir anlatı değil; iki insan arasında oluşan anlamdır.”

terapi süreci, terapide güven, terapistle ilişki, İzmir psikolog, psikoterapi, danışan deneyimi

🔥 Terapistine Öfkelenebilir misin? Böyle Bir Hakkın Var mı ?



Odak kelimeler: terapiste öfke, terapi ilişkisi, duygu odaklı terapi, dinamik terapi, İzmir psikolog, psikoterapi

Terapi denilince birçok insanın aklına hemen aynı sahne gelir: karşısında ciddi bir terapist, elinde not defteri, sessizce dinler. Danışan ise genellikle “doğru şeyleri söylemeye” ya da “terapistin onayını almaya” çalışır. Bu görüntü, aslında terapinin ne olduğuna dair en yaygın yanılsamalardan biridir.

Gerçek şu ki, terapi yalnızca “doğru cümleleri kurmak” ya da “terapistin dediğini yapmak” değildir.
Terapi, iki insanın bir arada olduğu, ilişkisel bir alandır. Bu alanın içinde sevgi de olabilir, öfke de, hayal kırıklığı da.

Bazı danışanlar terapistlerine karşı güçlü bir yakınlık hisseder; bazıları zaman zaman kızar ya da uzaklaşmak ister. Bu duyguların hiçbiri terapiyi “bozmaz”. Aksine, terapiyi derinleştirir. Çünkü bir ilişkide hissedilen duygular —özellikle de bastırılmış olanlar— terapi odasında yeniden yaşanır. Terapistin görevi bu duyguları bastırmak değil, onlara yer açmaktır.

Benim çalışma biçimim de bu anlayış üzerine kuruludur.
Evet, bilişsel davranışçı terapi (BDT) eğitimi aldım. Bu yön, terapiye yapı kazandırır; düşünce, duygu ve davranış ilişkisini anlamamı sağlar.
Ama aynı zamanda duyguların merkezde olduğu, dinamik ve duygu odaklı bir yaklaşımı benimsiyorum. Çünkü terapi sadece “nasıl düşünmeliyim?” sorusuna değil, “ne hissediyorum ve neden hissediyorum?” sorusuna da yanıt arar.

Bazı danışanlar, terapistlerine karşı öfke, kırgınlık, kıskançlık, hatta sevgiden doğan bir yakınlık hissedebilirler.
Bu duyguların ortaya çıkması, terapinin yanlış gittiği anlamına gelmez — tam tersine, işe yaradığına işarettir. Çünkü duygular, ancak güvenli bir ilişki içinde yüzeye çıkabilir.
Terapi, o güvenli alanı yaratma sanatıdır.

Terapist, danışanının hayatındaki diğer kişiler gibi değildir.
Ama o ilişki, tüm diğer ilişkilerin aynası olabilir.
Danışan, terapistine karşı hissettiği öfkeyi dile getirebildiğinde, aslında hayatında ilk kez bir duygusunu “saklamadan” yaşama deneyimi kazanır.
Ve tam da orada değişim başlar.

“Terapi, yalnızca konuşmak değil, duyguların konuşulabileceği bir alan yaratmaktır.”

Terapi herkes için aynı değildir. Herkesin hikâyesi gibi, terapi deneyimi de kişiye özeldir.
Bu yüzden terapi odasında doğru ya da yanlış duygu yoktur.
Sadece gerçek olan vardır.

🎃 Korkmayı Sevmek: Cadılar Bayramı ve Kendi Karanlığımızla Oyun Oynamak



Korkuyla tanışmamız çocuklukta başlar.
Bir gölgenin hareketi, dolaptan gelen çıtırtı, annenin “yaramazlık yaparsan canavar gelir” sözü… Çocuk zihni, görünmeyenle doludur. Bu hayal gücü, aynı zamanda zihnimizin ilk laboratuvarıdır. Çünkü insan, korkuyu hayal ederek kontrol etmeyi öğrenir.

Zamanla büyürüz, ama korkular biçim değiştirir: yalnız kalmaktan, reddedilmekten, başarısız olmaktan, sevilmemekten korkarız. Çocukken karanlık odada hissettiğimiz ürperti, yetişkinlikte başka yüzlerle karşımıza çıkar. Korku artık dışarıdan değil, içimizden gelir.

İşte bu yüzden, insan kendini korkutmayı sever. Korku filmleri izleriz, Cadılar Bayramı’nda korku figürlerine bürünürüz, karanlık hikâyeleri birbirimize anlatırız. Çünkü aslında o anda korkunun efendisiyizdir. Onu başlatır, yaşar, sonra kapatırız. Korkunun sınırını biz çizeriz. Kontrol ettiğimiz bir korku, güvenli bir heyecan hâline gelir.

Cadılar Bayramı gibi ritüellerin bilinçdışı işlevi de budur: ölüm, bilinmezlik ve karanlıkla sembolik bir uzlaşma yaratmak. Bir gece boyunca “korkunç” olana izin verilir. Maskeler takılır, ölüler anılır, gölgelerle dans edilir. Korkunun bu biçimi, içimizde bastırdığımız yönleri yüzeye çıkarır — ama oyun tadında. Yani korku, burada tehdit değil; farkındalığın aracıdır.

Korku filmlerini izlerken de benzer bir süreç yaşarız. Beyin, tehlikenin gerçek olmadığını bilir, ama bedensel tepkiyi yine de verir. Kalp hızlanır, nefes değişir. Bu, beynin güvenli alanda “ölüm provası” yapması gibidir. Yani korku, bir tür duygusal egzersizdir: hayatta kalma refleksini denemek, yaşamın kırılganlığını hissetmek ama ölmeden bunu deneyimlemek.

Belki de bu yüzden, korkmak aslında yaşamı hissetmenin en keskin yollarından biridir.
Çünkü korku, canlı olduğumuzu hatırlatır.

“Korku, bizi öldürmeyen şeyin içinde yaşamı fark ettiren sarsıntıdır.”

Bu Cadılar Bayramı’nda, korku figürlerine gülümseyin.
Belki de hepsi, içimizdeki çocukluğun hayal gücünden, kendi karanlığıyla oyun oynayabilen yanımızdan gelen birer selamdır.

Hemen Yazın