Neden Hâlâ Çocuk Gibi Hissediyoruz?
Yetişkin olmakla yetişkin hissetmek her zaman aynı anda gerçekleşmez. Regresyon, aktarım, bağlanma ve eski ilişki biçimlerinin bugünkü hayatta nasıl yeniden ortaya çıktığı üzerine.
Yetişkin olmakla yetişkin hissetmek her zaman aynı anda gerçekleşmiyor. İnsan kendi hayatını kurmuş, ekonomik olarak bağımsızlaşmış, çocuk sahibi olmuş, mesleğinde yıllar geçirmiş olabilir. Buna rağmen annesinin tek bir cümlesiyle kendini yeniden on altı yaşında hissedebilir. Bir ilişkide karşı tarafın uzaklaşması, gündelik hayatta oldukça güçlü duran birini kısa süre içinde yoğun bir terk edilme korkusuna sürükleyebilir. İş yerinde yapılan sıradan bir eleştiri, olayın ölçüsünü aşan bir utanca ya da öfkeye dönüşebilir.
Bu deneyimler genellikle biraz mahcubiyetle anlatılıyor. “Bu yaştan sonra hâlâ neden böyle oluyorum?” denirken aslında yetişkinliğe dair oldukça sert bir varsayım da kurulmuş oluyor: büyüdükçe eski ihtiyaçların, korkuların ve kırılganlıkların geride kalması gerektiği düşünülüyor.
Psikanalizin insan gelişimine getirdiği önemli fikirlerden biri bunun pek böyle işlemediğidir. Gelişim, önceki ruhsal örgütlenmelerin silinip yerine yenilerinin konduğu düz bir çizgiye benzemez. Daha erken dönemlerde kurulan ilişki biçimleri sonradan gelişen daha olgun kapasitelerin yanında yaşamaya devam eder. Günlük hayatın büyük bölümünde onlara ihtiyaç duymayabiliriz. Bazı ilişkiler ve bazı duygusal koşullar ise onları yeniden harekete geçirir.
Çağdaş kişilik araştırmaları da insanın hem süreklilik taşıdığını hem de yaşam boyunca değişebildiğini gösteriyor. Yüzlerce uzunlamasına çalışmayı bir araya getiren meta-analizlerde kişilik özelliklerinin genç yetişkinliğe doğru daha istikrarlı hâle geldiği, fakat değişimin yetişkinlikte sona ermediği görülüyor. Otuz yaşındaki insan ne çocukluğunun değişmez bir devamıdır ne de geçmişinden bağımsız, tamamen yeni biridir.
Geçmiş yalnızca hatırladığımız şeylerden oluşmuyor
Çocukluğu düşündüğümüzde çoğu zaman anıları düşünüyoruz: evimizi, anne babamızı, okul yıllarını, yaşanan bazı olayları. Analitik düşünce açısından geçmişin bugündeki etkisi yalnızca hatırlanan olaylarla sınırlı değil. İnsan ilişkiler içinde nasıl davranacağını da öğreniyor.
Örneğin öfkenin kolayca yükseldiği bir evde çocuk, ortamı sürekli okumaya başlayabilir. Ses tonlarına, yüz ifadelerine ve yaklaşan çatışmanın küçük işaretlerine karşı oldukça hassas hâle gelebilir. Başka bir çocuk, ihtiyaç gösterdiğinde karşılık alamıyorsa zamanla ihtiyacını göstermemeyi öğrenebilir. Bazıları sevginin devamlılığını uyumlu olmaya bağlar; bazıları ise incinmemek için fazla yaklaşmamayı tercih eder.
Bunlar genellikle açıkça verilen kararlar değildir. Çocuk “bundan sonra ilişkilerimde böyle davranacağım” diye düşünmez. Tekrar eden deneyimler, neyin beklenebilir olduğuna dair bir tür ilişki bilgisi oluşturur.
Bağlanma araştırmaları bu alanda önemli veriler sağlıyor. Yetişkinlerde bağlanma temsilleri ile duygu düzenleme arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar, güvenli bağlanma örüntülerinin daha dengeli duygu düzenlemeyle ilişkili olduğunu; güvensiz bağlanma biçimlerinde ise duygunun bastırılması, aşırı etkinleşmesi veya stres altında düzenlenmesinin zorlaşması gibi örüntüler görülebildiğini bildiriyor.
Bu çalışmaların hiçbirinden “çocukluğunuz kötüyse yetişkin ilişkileriniz de kötü olacaktır” sonucu çıkmıyor. Uzun süreli gelişim araştırmalarında erken ilişkilerin yetişkin bağlanmasını öngördüğü, fakat bu etkinin sınırlı büyüklükte olduğu görülüyor. Arkadaşlıklar, romantik ilişkiler ve daha sonraki yaşam deneyimleri de yetişkin bağlanmasının oluşumuna katkıda bulunuyor. Çocukluk önem taşıyor; geleceği tek başına tayin etmiyor.
Neden bazı insanların yanında yaşımız küçülüyor?
İnsanların çoğu bu durumu özellikle aile ilişkilerinde kolayca fark eder. Uzun süredir tek başına yaşayan, kendi kararlarını alan biri ailesinin evine gittiğinde kendisini bir anda yeniden hesap verirken bulabilir. Yetişkin hayatında sınır koymakta sorun yaşamayan biri annesinin karşısında “hayır” demekte zorlanabilir. Başka biri babasının eleştirisi karşısında, dışarıdaki hiçbir eleştirinin yaratmadığı ölçüde öfkelenebilir.
Burada yalnızca aile alışkanlıklarından söz etmiyoruz. İlişki ortamının kendisi eski psikolojik konumları yeniden çağırabiliyor.
Analitik gelenek bunu uzun zamandır regresyon kavramıyla tartışıyor. Kavram kimi zaman yanlış biçimde “çocukluğa dönmek” gibi anlaşılıyor. Daha kullanışlı bir biçimde düşünürsek regresyon, stres veya çatışma sırasında daha erken dönemde kurulmuş ruhsal işleyiş biçimlerinin yeniden ağırlık kazanmasıdır.
İnsan bir anda gerçek anlamda çocuk olmaz. Yaşı, bilgisi ve yetişkin kapasitesi yerindedir. Fakat o anda yaşanan ilişkiyi anlamlandırmak için daha eski bir psikolojik düzen devreye girmiş olabilir. Bu yüzden yetişkin birinin “Şu an kendimi beş yaşında hissediyorum” demesi çoğu zaman yaşına ilişkin gerçek bir karışıklığı ifade etmez; çaresizliğin, bağımlılığın veya korkunun tanıdık bir biçimini tarif etmeye çalışıyordur.
Regresyonun psikanalitik bir kavram olduğunu ve her yoğun duygusal tepkinin bununla açıklanamayacağını da eklemek gerekir. İnsanlar uykusuzluk, kronik stres, yas, depresyon, travmatik deneyimler veya mevcut ilişkilerindeki gerçek sorunlar nedeniyle de çok daha hassas hâle gelebilir. Her yetişkin sıkıntısını çocuklukla açıklamaya çalışmak analitik olmaktan çok indirgemeci olur.
Aktarım: eski bir ilişki yeni bir insanda devam edebilir mi?
Freud'un psikanalize kazandırdığı en kalıcı kavramlardan biri aktarım oldu. İlk olarak terapi ilişkisinde fark edilen bu olgu, geçmişte önemli olmuş kişilere ilişkin duygu ve beklentilerin terapistle kurulan ilişkide yeniden ortaya çıkmasını anlatıyordu.
Bugün kavramı yalnızca terapi odasıyla sınırlamak güç. İnsan yeni insanları bütünüyle boş bir zihinle karşılamıyor. Önceki ilişkilerden kalan beklentiler yeni ilişkilerin yorumlanmasına katılıyor.
Yeni partnerinin bir akşam sessiz olması, daha önce duygusal olarak ulaşılmaz biriyle yaşamış kişi için yalnızca sessiz bir akşam olmayabilir. Bir yönetici “yarın konuşalım” dediğinde, otoritenin cezalandırıcı olduğu bir ortamda büyümüş kişi konuşmanın içeriğini bilmeden yoğun kaygıya kapılabilir.
Bunun içinde geçmiş vardır ama bugünkü insan da vardır. Aktarımı, yaşanan her şeyi “aslında annenle ilgili” diye açıklayan bir formüle indirgemek kavramı anlamsızlaştırır. Güncel psikoterapi araştırmaları aktarım benzeri örüntülerin terapötik ilişkide ve yakın ilişkilerde ölçülebilir biçimde ortaya çıkabildiğini gösteriyor; aktarım yorumlarının her durumda aynı sonucu üretmediğini de hatırlatıyor.
Üç saat cevap gelmeyince ne olur?
Yakın ilişkiler bu eski örüntüleri özellikle görünür hâle getiriyor. Bir mesaj gönderdiniz ve üç saat boyunca cevap gelmedi. Dışarıdan bakıldığında eldeki bilgi oldukça sınırlı: karşı taraf henüz cevap vermedi.
Zihin ise boşluğu hızla doldurabilir. Kızdı mı? Benden sıkıldı mı? Bir şey mi yaptım? Artık eskisi kadar istemiyor mu? Başka biri mi var? Bazen bunlar düşünce hâlinde kalır. Bazen birkaç dakika içinde neredeyse kesin bilgi gibi yaşanmaya başlanır.
Çağdaş psikodinamik kuramda mentalizasyon, bu noktayı anlamak için kullanışlı kavramlardan biri. Mentalizasyon, hem kendi davranışımızı hem de başkasının davranışını düşünceler, duygular, niyetler ve arzular üzerinden anlayabilme kapasitesini ifade ediyor. Karşımızdaki kişinin zihninin bizim zihnimizden ayrı olduğunu ve onu hiçbir zaman bütünüyle bilemeyeceğimizi hesaba katabilmek bunun bir parçası.
Bağlanma sistemi yoğun biçimde etkinleştiğinde ve duygusal uyarılma yükseldiğinde bu kapasite daha kırılgan hâle gelebiliyor. Böyle zamanlarda başkasının zihnini merak etmek yerini onun zihnini bildiğimiz duygusuna bırakabiliyor. Bu durum yalnızca ciddi psikopatolojide görülmüyor. Hepimizin zihinsel esnekliği stres altında bir miktar daralabilir.
“Cevap vermediği için kaygılandım” diyebilmekle “Cevap vermiyor çünkü beni terk edecek” arasında psikolojik açıdan epey mesafe var. Yetişkinlikte kazanılan düşünme kapasitesi özellikle bu aralıkta işe yarıyor.
“İç çocuk” açıklaması nerede yetersiz kalıyor?
Son yıllarda psikoloji diline en fazla yerleşen ifadelerden biri “iç çocuk” oldu. Kavram profesyonel literatürde tek ve açık bir bilimsel yapı olarak tanımlanmıyor; daha çok farklı terapi geleneklerinde ve popüler psikolojide kullanılan bir metafor.
Bütünüyle değersiz saymak gerekmiyor. Kişinin kendisine yıllardır gösteremediği şefkati düşünmesini sağlayabilir. Çocuklukta karşılanmamış bazı ihtiyaçların bugünkü ilişkilerde hâlâ önem taşıdığını anlamasına yardımcı olabilir.
Sorun, bütün psikolojik hayatı tek bir yaralı çocuğun etrafında açıklamaya başladığımızda çıkıyor. Bir yetişkin yalnızca çocukluğundan kalan yaralarından oluşmuyor. Yıllar içinde yeni ilişkiler kuruyor, yeni savunmalar geliştiriyor, bazı özelliklerini dönüştürüyor, bazılarını güçlendiriyor. Kendi kararlarının sonuçlarıyla yaşıyor. Bazen başına gelenlerden etkileniyor, bazen de başkalarının hayatını etkileyen kişi kendisi oluyor.
“İçimdeki çocuk böyle istiyor” açıklaması bir noktadan sonra kişinin bugünkü sorumluluğunu görünmez hâle de getirebilir. Analitik çalışma geçmişi anlamaya değer verir; fakat geçmişi kişinin bütün davranışlarını mazur gören bir belge olarak kullanmaz.
Birinin çocukken sürekli eleştirilmiş olması bugün eleştiriye karşı neden bu kadar hassas olduğunu anlamamıza yardım edebilir. Yine de yetişkinlikte her eleştiriyi saldırı kabul edip çevresindeki insanlara zarar veriyorsa, artık yalnızca çocukluğundan söz etmek yetmez. Bugünkü davranışı da konuşmak gerekir.
Aynı çocukluk, farklı yetişkinler
Psikoloji tarihinde zaman zaman tek bir çocukluk deneyimiyle belirli yetişkin kişilikleri arasında fazla doğrusal bağlar kuruldu. Soğuk anne şu kişilik yapısını üretir, baskıcı baba bu belirtiye yol açar, erken ayrılık şu sonucu doğurur gibi.
Günümüzde gelişim psikolojisinin çizdiği tablo daha karışık. Geniş kişilik araştırmaları belirli bir süreklilik buluyor ama aynı zamanda kişilerin yaşam boyunca birbirinden farklı değişim yolları izlediğini de gösteriyor. İki kardeş aynı evde büyüyüp ailelerini bütünüyle farklı yaşayabilir. Mizaçları farklıdır, ebeveynleriyle kurdukları ilişkiler aynı değildir, doğdukları dönemler değişir, arkadaşları ve sonraki ilişkileri başka başka olur.
Analitik düşüncenin iyi kullanıldığında sağladığı şey “sebebi çocukluğunda” demek değil; kişinin kendi tarihinin bugünkü ilişkilerinde nasıl bir biçim aldığını ayrıntılı biçimde incelemektir.
Terapide çocukluğa neden dönülür?
Psikanalitik ve psikodinamik terapiler hakkındaki yaygın karikatürlerden biri, terapistin her konuşmayı anne babaya geri götürdüğüdür. Çocukluk konuşulabilir, bazen uzun uzun da konuşulur. Fakat analitik açıdan geçmişin değeri yalnızca geçmiş olduğu için değildir. Geçmiş, bugünkü ilişkilerde yaşamaya devam ettiği ölçüde klinik olarak ilginç hâle gelir.
Bir danışan çocukken görülmediğini anlatabilir. Bir süre sonra terapistin de onu anlamadığını düşünmeye başlayabilir. Başka biri ailesinde hiçbir zaman kimseye yük olmamaya çalışmıştır; terapide de uzun süre ihtiyacını söylemeyebilir, seansa geç kalan terapiste kızdığını ifade etmek yerine “önemli değil” diyebilir.
Burada çocukluk hikâyesi artık hatırlanan bir anı olmaktan çıkmıştır. İlişkinin içinde gözlenebilir hâle gelmiştir.
Geçmişi bilmek yeterli olmayabilir çünkü insan yıllardır geçmişini zaten biliyor olabilir. “Babam çok eleştireldi, o yüzden eleştiriden korkuyorum” demek önemli bir içgörü sağlar; fakat bu bilgi tek başına eleştiri geldiğinde verilen otomatik tepkiyi değiştirmeyebilir. Değişim, aynı örüntüyü yaşarken onu fark edebilmek ve giderek başka bir karşılık verebilmekle ilişkilidir.
Büyümek nasıl bir şey?
Yetişkinlik hakkında kullandığımız dil biraz acımasız: “Artık büyü”, “Bu yaşta hâlâ mı?”, “Bunu çoktan aşmış olman gerekmiyor mu?” Psikolojik gelişim böyle çalışsaydı yaş almak birçok sorunu kendiliğinden çözerdi.
Birçok insan kırk yaşında da onaylanmak ister. Altmış yaşında da annesinin kendisiyle gurur duymasını önemseyebilir. Çok bağımsız biri sevdiği insanı kaybetmekten korkabilir. Bunların varlığı tek başına ruhsal olgunluğun eksikliğine işaret etmiyor.
Daha anlamlı ayrım, bu duyguların hayat üzerinde ne kadar söz sahibi olduğuna bakmak olabilir. Annemin beni onaylamasını istiyorum; fakat hayatımı onun onayını alacak şekilde kurmak zorunda değilim. Terk edilmekten korkuyorum; fakat korkum ortaya çıktığında karşımdakini kontrol etmek zorunda değilim. Eleştiri beni rahatsız ediyor; fakat eleştirildiğim anda bütünüyle değersiz olduğuma karar vermek zorunda değilim.
Böyle bakıldığında yetişkinliğin içinde çocukluktan izler bulmak pek şaşırtıcı görünmüyor. İnsan psikolojisi eski katmanlarını atarak değil, onların üzerine yenilerini kurarak gelişiyor. Bazı günler daha eski olan katman öne çıkıyor. Onu fark edebilmek, nereden geldiğini anlamak ve bugünkü hayatımızı yönetmesine ne kadar izin vereceğimize karar verebilmek yetişkinliğin daha gerçekçi tariflerinden biri olabilir.
Özet
Geçmiş, bugünkü ilişkilerimizde kimi zaman eski bir duygu ve davranış düzeni olarak yeniden ortaya çıkar. Çocukluğu anlamak önemlidir; fakat yetişkinliğin imkânı, eski örüntülerin farkına varıp bugünde farklı bir karşılık geliştirebilmekte yatar.
Bu yazı klinik değerlendirmenin yerine geçmez. Yoğun zorlanma sürdüğünde ilk görüşme için iletişime geçmek önerilir; akut kriz durumlarında 112 ya da yakın bir sağlık kuruluşuna başvurmak uygundur.
