Hiçbir Şeyin Eski Tadı Yok
Anhedoni, nostalji, tekrarın haz üzerindeki etkisi ve geçmişi bugünün ölçüsü hâline getirdiğimizde neler olduğu üzerine.
“Eskiden daha çok keyif alıyordum.” Bu cümle terapi odasında da gündelik konuşmalarda da sık duyulur. Bazen belirli bir şeye ilişkindir: müzik dinlemek, arkadaşlarla dışarı çıkmak, cinsellik, yemek yapmak, seyahat etmek. Bazen alanı çok daha geniştir. İnsan hayatına bakar ve yaptığı şeylerin hâlâ aynı olduğunu, fakat kendisinde bıraktığı etkinin değiştiğini söyler.
Eskiden heyecanla beklediği tatili planlamak istemez. Çok sevdiği bir grubun yeni albümü çıkar, birkaç şarkı dinleyip kapatır. Arkadaşlarıyla güzel bir akşam geçirir ama eve dönerken aklından geçen şey, “İyi geçti ama eskisi gibi değildi” olur.
Bu deneyimin tek bir açıklaması yok. Bazen hayatın doğal tekrarlarıyla ilişkili. Bazen geçmişi hatırlama biçimimiz bugünü haksız bir karşılaştırmaya sokuyor. Bazen yorulmuş, uzun süredir fazla yük taşımış ya da yas tutuyoruz. Bazı dönemlerdeyse hazdaki azalma depresyonun en belirgin taraflarından biri hâline geliyor.
Psikiyatride bunun için kullanılan kavramlardan biri anhedoni. Fakat anhedoniyi yalnızca “zevk alamama” diye çevirdiğimizde kavramın önemli bir bölümünü kaçırıyoruz.
Haz sandığımızdan daha karmaşık bir süreç
Bir şeyi sevmenin tek bir anı yok. Bir konser bileti aldığımızı düşünelim. Konserden haftalar önce onu beklemek var. O gün hazırlanmak var. Evden çıkmak için gerekli enerjiyi göstermek var. Konser sırasında müzikten alınan haz var. Sonra yaşananı hatırlamak ve “iyi ki gitmişim” diyebilmek var.
Bunların hepsi ödül sisteminin aynı parçası değil. Son yıllardaki anhedoni araştırmaları haz deneyimini beklenti, isteme, motivasyon, çaba gösterme, ödülü elde ettiğinde alınan haz ve daha sonra bu deneyimden öğrenme gibi farklı süreçlere ayırıyor.
Bu nedenle kişi “hiçbir şeyden zevk almıyorum” dediğinde, bazen yakından bakınca ortaya başka bir tablo çıkıyor. Yaptığı şey sırasında belli ölçüde keyif alabiliyor; fakat o şeyi yapmak için harekete geçemiyor. Başlamadan önce iyi geleceğine inanmıyor. Buluşmaya gitmek zor geliyor ama gittiğinde aslında fena zaman geçirmiyor.
Depresyon araştırmalarında özellikle bu ayrım dikkat çekici. Bazı çalışmalarda sorunun her zaman ödül ortaya çıktığında haz duyabilmek tarafında değil; onu istemek, beklemek ve ona doğru hareket etmek tarafında daha belirgin olabildiği görülüyor. Ödül için çaba göstermeye ilişkin araştırmalar da depresyon ve anhedoninin, ödül uğruna efor harcama isteğinin azalmasıyla ilişkili olduğunu gösteriyor.
Bu ayrım günlük deneyimde oldukça tanıdık. İnsan kahve içmekten hâlâ hoşlanabilir ama arkadaşını arayıp “kahve içelim mi?” demeye üşenir. Sevdiği yemeğin tadı hâlâ güzeldir ama canı hiçbir şey istemiyordur. Bir yere gittiğinde ortamdan yararlanabilir fakat gitmeden önce zihninde hiçbir çekim oluşmaz.
Tekrarın haz üzerinde bir maliyeti var
Aynı şeylerden sürekli aynı yoğunlukta haz alamıyoruz. Psikoloji literatüründe hedonik adaptasyon ve hedonik düşüş başlıkları altında incelenen bir olgu var: hoş bir uyarana tekrar tekrar maruz kaldığımızda çoğu zaman ilk karşılaşmadaki kadar güçlü bir haz yaşamıyoruz.
İlk kez gidilen şehirle onuncu kez gidilen şehir aynı değildir. İlk kez alınan pahalı telefonla üçüncü model değişikliği aynı değildir. Bir ilişkinin ilk aylarıyla yedinci yılı aynı şekilde yaşanmaz.
Buradan “uzun süreli olan her şey sıkıcı hâle gelir” sonucu çıkmıyor. Deneyim biçim değiştiriyor. İlk dönemlerde yenilikten gelen yoğunluk zamanla azalırken tanışıklık, güven, ustalık veya daha karmaşık bir haz ortaya çıkabilir.
Sorun bazen yeni biçimdeki hazzı, eski biçimin ölçüsüyle değerlendirmemizden kaynaklanıyor. Yirmi yaşında gece yarısından sonra başlayan bir gecenin verdiği hazla, kırk yaşında sakin bir akşamın verdiği haz aynı bedensel tonu taşımayabilir. Biri diğerinden otomatik olarak daha fakir değildir. Ancak insan zihninde “gerçek keyif” için gençlikte yaşadığı yoğunluk ölçü olmuşsa, daha sessiz biçimleri kolayca kayıp olarak değerlendirebilir.
Eski gerçekten o kadar güzel miydi?
Burada hafıza devreye giriyor. Hafızayı geçmişin güvenilir bir kaydı gibi düşünmek kolay. Oysa otobiyografik bellek büyük ölçüde yeniden kurucu bir süreç. Bugünkü duygularımız, kendimiz hakkındaki düşüncelerimiz ve içinde bulunduğumuz yaşam dönemi geçmişi nasıl hatırladığımızı etkiliyor.
Bu nedenle “eskiden çok mutluydum” cümlesi doğru olabilir ama matematiksel bir ölçüm değildir. Üniversite yıllarını düşündüğümüzde arkadaşlarla sabaha kadar konuşulan geceleri hatırlayabiliriz. O dönemdeki parasızlığı, sınav stresini, ev arkadaşımızla tartışmayı ve pazar akşamlarının sıkıntısını aynı canlılıkta taşımayabiliriz.
Eski ilişkinin yakınlığını hatırlayıp son iki yılındaki huzursuzluğu daha silik tutabiliriz. Çocukluğun yaz tatili hatırımızda kalırken can sıkıntısının ne kadar uzun sürdüğünü unutabiliriz.
Nostaljiyi yalnızca zihnin bizi kandırması diye görmek de doğru olmaz. Nostalji araştırmalarında geçmişe dönük hatırlamanın sosyal bağlılık, benlik sürekliliği ve yaşamda anlam hissiyle ilişkili olabildiği görülüyor. Geçmişi özlerken yalnızca eski bir mekânı ya da dönemi değil, o dönemde kim olduğumuzu da özlüyor olabiliriz.
“Orası” değil, “o zamanki ben”
Eski bir şarkının yarattığı duygu bazen şarkıyla oldukça az ilgilidir. Şarkı çalarken on dokuz yaşındaydık. Hayatımızdaki birçok şey henüz gerçekleşmemişti. Seçenekler daha açık görünüyordu. Bazı kayıpları yaşamamıştık. Anne babamız daha gençti. Dostluklarımızın hangilerinin dağılacağını bilmiyorduk. Kendimizin hangi hâline dönüşeceğimiz de henüz belli değildi.
Aynı şarkıyı yıllar sonra dinlemek iki farklı zamanı aynı anda taşır. Hazza yas da karışır.
Psikanaliz kaybı yalnızca bir insanın ölümü veya ilişkinin sona ermesi olarak ele almadı. Kaybedilen şey kimi zaman bir dönem, bir ideal, kendimiz hakkındaki bir inanç veya artık olamayacağımız bir gelecek ihtimalidir. Geçmişe özlemde de bazen böyle bir kayıp bulunur.
İnsan “eskisi gibi eğlenemiyorum” derken eski eğlence biçimini değil, o sırada sahip olduğu kendilik duygusunu arıyor olabilir: daha meraklı olduğu zamanı, daha kolay arkadaş edindiği zamanı, bedenini düşünmeden kullandığı zamanı, geleceğin büyük bölümünün önünde olduğu zamanı.
Bu durumda bugünkü bir deneyimin geçmiştekinin yerini doldurması neredeyse imkânsız hâle gelir. Çünkü karşılaştırılan iki akşam değildir; iki ayrı hayat dönemi karşılaştırılıyordur. Bugünün üzerine aslında yerine getiremeyeceği bir görev yüklenmiştir: geçmiş zamanı geri getirmek.
Anhedoni başladığında insan neyi kaybeder?
Klinik anlamda anhedoni bundan farklı bir ağırlığa sahip olabilir. Kişi yalnızca geçmişi daha güzel bulmaz. Bugünde ödül oluşturabilecek şeylere ulaşması zorlaşır.
Bazen ilk değişiklik hobilerde fark edilir. Kitap okunmaz, dizi yarım bırakılır, spor bırakılır. Daha sonra sosyal hayat daralmaya başlayabilir. İnsan davetleri reddeder çünkü orada bulunmanın iyi geleceğini zihninde canlandıramaz.
Burada küçük bir kısır döngü oluşabilir. Bir şeyden haz geleceğine dair beklenti azaldığında ona doğru hareket etmek de zorlaşır. Daha az etkinliğe girildikçe olumlu deneyim yaşama olasılığı azalır. Sonra kişi bunu “zaten hiçbir şeyden keyif almıyorum” fikrinin kanıtı olarak yaşayabilir.
Ödül duyarlılığını hedefleyen psikolojik tedaviler üzerine yapılan araştırmaların ilginç olmasının nedeni de bu. Son yıllardaki klinik çalışmalar, olumlu duygulanım ve ödül duyarlılığının psikoterapide değiştirilebilir hedefler olabileceğini düşündürüyor. Bu, “mutlu aktiviteler yapın, düzelirsiniz” kadar basit değil. Haz, yalnızca başımıza gelen iyi olayların miktarına bağlı değil; olumlu bir deneyimi bekleme, fark etme, sürdürme ve sonradan zihinde taşıma kapasitesi de işin içinde.
İyi olanı küçültmek
Bazı insanlar güzel bir şey yaşadıklarında onu birkaç dakika içinde değersizleştiriyor: “Şans eseri oldu”, “Zaten çok önemli değildi”, “Herkes yapabilir”, “Bir daha olmaz”, “Güzel geçti ama yarın yine aynı hayat.”
Pozitif duyguların düzenlenmesi üzerine çalışan araştırmacılar buna yakın bir süreç için dampening, yani olumlu duyguyu bastırma veya söndürme kavramını kullanıyor. Bunun karşısında savoring, olumlu deneyime dikkat verme ve onu bir süre sürdürebilme bulunuyor. Depresyon çalışmalarında söndürme eğilimi depresif belirtiler ve anhedoniyle ilişkili; olumlu deneyimi sürdürebilme ise daha yüksek iyi oluşla ilişkilendiriliyor.
Analitik bir bakış burada başka sorular da sorabilir. İyi hissetmek herkese güvenli gelir mi? Bazı ailelerde neşe kolay yaşanır. Bazılarında fazla sevinmek hemen uyarılır: “Çok gülme, başına bir şey gelir.” Başarı kıskançlık uyandırabilir. Kendinden memnun olmak kibir sayılabilir. Rahatlamak dikkatsizlik olarak görülebilir.
İnsan böyle bir atmosferde büyümüşse mutluluk yalnızca mutluluk olarak yaşanmayabilir. Yanına suçluluk, kaygı veya yaklaşan bir kötü olay beklentisi eklenebilir. İyi bir şey olduğunda hemen küçültmek bazen yalnızca kötümserlik değildir. İyi olanın ardından gelecek hayal kırıklığına karşı önceden kurulmuş bir korunma biçimi olabilir.
Depresyon geçmişi de değiştirebilir
“Eskiden mutluydum, şimdi değilim” diyen bir kişinin geçmişiyle bugünü arasındaki farkın tamamını nostaljiye bağlamak doğru olmaz. Depresyonda hafızanın işleyişinin de değişebildiğine dair güçlü bir literatür var.
Özellikle aşırı genellenmiş otobiyografik bellek üzerine yapılan çalışmalarda, depresyon yaşayan kişilerin belirli ve ayrıntılı olumlu anılara ulaşmakta daha fazla zorlanabildiği görülüyor. “Mutlu olduğun belirli bir günü hatırla” dendiğinde, “eskiden arkadaşlarımla iyi vakit geçirirdik” gibi genel dönemlere gitmek daha sık görülebiliyor.
Bu oldukça ilginç bir sonuç. Haz kaybolduğunda yalnızca bugün fakirleşmiyor olabilir. İnsan geçmişteki olumlu deneyimlerinin ayrıntılarına ulaşmakta da zorlanabilir. “Eskiden güzeldi” denir fakat neyin güzel olduğu bulanıklaşır. Böylece geçmiş ideal bir bütün hâline gelirken bugün tek tek hayal kırıklıklarından oluşuyormuş gibi yaşanabilir.
Nostalji ne zaman iyi gelir, ne zaman insanı yerinde tutar?
Nostalji üzerine yapılan araştırmaların önemli bir kısmı sosyal bağlılık, benlik sürekliliği, özsaygı ve anlam duygusuyla olumlu ilişkiler bildiriyor. Ama geçmiş hakkında her düşünme biçimi nostalji değil.
Geçmiş üzerine sakin düşünme ile tekrarlayıcı, saplanmış düşünme birbirinden farklı psikolojik işlevler görüyor. Bir insan eski arkadaşlarını hatırlayıp onlarla yaşadığı yakınlığı bugünkü hayatına taşıyabilir. Bir diğeriyse aynı anıyı, hayatının en iyi kısmının kesin olarak geride kaldığının kanıtı şeklinde kullanabilir.
İlkinde geçmiş bugüne bir bağ sağlar. İkincisinde geçmiş bugünün rakibine dönüşür. Analitik çalışmada geçmişle kurulan ilişkinin bugünde ne yaptığı daha ilginç hâle gelir: kişiyi insanlara mı yaklaştırıyor, şimdiki hayatından mı uzaklaştırıyor, bir süreliğine sıcaklık mı veriyor, yoksa sürekli kayıp hesabı mı yaptırıyor?
Büyüdükçe hayatın tadı gerçekten azalıyor mu?
Bazen “eski tat yok” cümlesinin altında depresyon da nostalji de bulunmaz. Hayatın kendisi değişmiştir. İlklerin sayısı azalır. Sorumluluklar artar. Arkadaşlıklar daha fazla planlama gerektirir. İnsanlar farklı şehirlere gider, çocuk sahibi olur, bakım sorumlulukları üstlenir. Bir zamanlar kendiliğinden gerçekleşen görüşmeler takvime yazılmaya başlanır.
Aynı zamanda deneyim arttıkça şaşırma eşiği de değişir. Yirmi yaşında ilk kez görülen birçok şey kırk yaşında artık tanıdıktır. Bunun mutlaka ruhsal bir problem olması gerekmiyor.
Yeniliğin kendiliğinden sağladığı heyecan azaldığında dikkat ve katılım daha önemli hâle gelir. Bir ilişki ilk aylardaki belirsiz heyecanını taşımaz ama diğer insanı daha gerçek biçimde tanımaya başlayabiliriz. Bir mesleğin ilk başarıları kadar büyük sıçramalar yaşamayabiliriz; buna karşılık ustalık hissi gelişebilir. Çocukluğun ve gençliğin hazzı çoğu zaman keşif içerir. Yetişkinliğin bazı hazları ise derinleşmeye dayanır.
Ne zaman “eski tadı yok” cümlesini ciddiye almak gerekir?
Hazdaki her azalma depresyon değildir. Yoğun bir çalışma dönemi, yas, uykusuzluk, kronik stres, fiziksel hastalıklar, bazı ilaçlar, ilişki sorunları ve yaşam biçimindeki değişiklikler de kişinin ilgi ve haz düzeyini etkileyebilir.
Ama haftalar boyunca hayatın çok farklı alanlarında belirgin bir ilgi veya haz kaybı varsa; buna çökkünlük, enerji azalması, uyku veya iştah değişiklikleri, konsantrasyon güçlüğü, değersizlik düşünceleri ya da günlük işlevlerde belirgin bozulma eşlik ediyorsa bunu yalnızca “yaşlanıyorum herhalde” diye geçiştirmemek iyi olur. Anhedoni, majör depresyonun temel belirtilerinden biri olmakla birlikte tek başına belirli bir tanıya özgü değildir.
Klinik görüşmede de “Nelerden zevk alıyorsun?” sorusundan daha ayrıntılı bakmak gerekir. Bir şeyleri hâlâ istiyor musunuz? İstediğiniz hâlde başlamak mı zor? Başladıktan sonra iyi geliyor mu? İyi bir şey olduğunda onu hissedebiliyor musunuz, yoksa hemen küçültüyor musunuz? Geçmişteki hazla bugünkü hazzı sürekli karşılaştırıyor musunuz?
Geçmişi geri getirmek yerine onun neyi temsil ettiğine bakmak
Bazen insan eski hayatını geri isterken, eski hayatındaki belirli bir ihtiyacı tarif ediyordur: daha fazla arkadaşlık, daha az sorumluluk, daha fazla hareket, bir topluluğa ait olmak, merak, cinsellik, oyun, üretmek, geleceğe ilişkin beklenti, kendisini daha canlı hissetmek.
Bunların bir kısmı bugün başka biçimlerde yeniden kurulabilir. Bir kısmı ise gerçekten geride kalmıştır ve yasını tutmak gerekir. Her kaybın yerine yenisini koymak mümkün değildir.
Gençlik geri gelmez. Bazı ilişkiler tekrar kurulmaz. Bazı şehirler değişir. Bazı aile evleri satılır. Bazı insanların yanında olduğumuz hâlimize bir daha dönemeyiz.
Ruhsal hayatın olgunlaşması biraz da bu gerçeğe uyum sağlarken hazzı yalnızca geçmişin içine bırakmamayı gerektiriyor. Eski tadı aynen geri getiremeyebiliriz. Ama “eski tat” dediğimiz şeyin içinde ne bulunduğunu anlamak mümkün.
Bazen orada depresyon vardır ve yardım gerekir. Bazen uzun süren tekrarın sıradanlaştırdığı bir hayat vardır. Bazen şimdiki zamanı sürekli idealize edilmiş bir geçmişle karşılaştırıyoruzdur. Bazen de gerçekten bir şey kaybedilmiş ve henüz yas tutulmamıştır. Aynı cümleyle başlayan insanlar, oldukça farklı yerlere varabilir.
Özet
“Eski tadı yok” tek bir psikolojik durumu anlatmaz. Haz beklentisinin azalması, depresyon, nostalji, tekrar, yas ve yaşam dönemlerinin değişmesi aynı cümlenin altında farklı oranlarda bulunabilir.
Bu yazı klinik değerlendirmenin yerine geçmez. Yoğun zorlanma sürdüğünde ilk görüşme için iletişime geçmek önerilir; akut kriz durumlarında 112 ya da yakın bir sağlık kuruluşuna başvurmak uygundur.
