Eylemsizlik: İnsan Neden İstediği Şeyi Yapmaz?
Erteleme, ketlenme, mükemmeliyetçilik, başarı ve başarısızlık korkusu; insanın istediği hâlde harekete geçememesine analitik ve güncel psikoloji araştırmaları üzerinden bir bakış.
Bir işi yapmak istemekle onu yapmak arasında bazen şaşırtıcı derecede büyük bir mesafe vardır.
Tezin teslim edilmesi gerekir, dosya günlerdir masaüstünde durur. Spora başlanacaktır; ayakkabı alınmış, program hazırlanmış, hatta hangi gün gidileceğine karar verilmiştir. Bir iş başvurusu yapılacaktır ama ilan kapanana kadar CV açılmaz. Bitirilmesi gereken bir ilişki aylarca sürdürülür. Doktordan randevu alınmaz. Telefon edilmez. Yazılması gereken mesaj yazılmaz.
Dışarıdan bakıldığında yapılacak şey bellidir. Kişi de çoğu zaman ne yapması gerektiğini bilir. Bu yüzden hareketsizlik kolayca tembellik, disiplinsizlik veya irade eksikliği diye yorumlanır. Kişinin kendi iç konuşması da genellikle çok farklı değildir: “İstesem yaparım”, “Niye bu kadar basit bir şeyi yapamıyorum?”, “Bir başlasam gerisi gelecek.” Ama başlangıç gelmez.
Psikolojide bu alana ilişkin araştırmaların önemli bir bölümü erteleme davranışı üzerinden yürütülüyor. Yine de eylemsizlik ertelemeden daha geniş bir mesele. İnsan bazen işi yarına bırakır; bazen yıllardır aynı yerde bekler. Bazı durumlarda kısa vadeli rahatsızlıktan kaçınır. Bazılarında hareket etmek, farkında olmadığı başka bir çatışmayı gündeme getirir.
Erteleme zamanı yönetememekten ibaret değil
Erteleme üzerine yapılan geniş araştırmalarda görevden hoşlanmama, ödülün uzak olması, düşük öz-yeterlik, dürtüsellik ve özdenetim güçlükleri belirgin yordayıcılar arasında bulunuyor. Bu bulgular ertelemeyi yalnızca zamanı kötü kullanan insanların problemi olmaktan çıkarıyor.
Yapılması gereken iş bize ne hissettiriyor? Sonucunu ne kadar uzak görüyoruz? Başarabileceğimize ne kadar inanıyoruz? Şu anda daha kolay ve daha hızlı haz sağlayan alternatifler var mı? Bunların hepsi davranış üzerinde etkili.
Sonraki çalışmalar ertelemenin duygusal tarafını daha fazla öne çıkardı. Günümüzde sık kullanılan açıklamalardan biri, kişinin uzun vadeli hedefini korumak yerine o anki rahatsızlığını azaltmayı seçmesi.
Bir raporu açmak kaygı yaratıyor. Telefonu eline almak kaygıyı birkaç dakikalığına azaltıyor. Rapor duruyor ama kişi kendini biraz daha iyi hissediyor. Davranış bu yüzden tekrar edebiliyor.
Geniş meta-analizlerde erteleme; depresyon, kaygı ve stres gibi olumsuz duygularla ilişkili bulunuyor. İlişkinin tek yönlü olmadığı da düşünülüyor: kötü hissetmek ertelemeyi artırabiliyor, sürekli ertelemenin sonuçları da kişinin ruhsal yükünü ağırlaştırabiliyor.
Bu döngüyü yaşayan biri için tablo tanıdık. Çalışmadığı için suçludur. Suçluluk çalışmayı daha rahatsız edici hâle getirir. Rahatsızlık arttığı için yine kaçınır. Akşam olduğunda yalnızca iş yapılmamış değildir; kişinin kendisi hakkındaki fikri de biraz daha kötüleşmiştir.
Bazen insan işten değil, işin hissettirdiğinden kaçınır
Bir yüksek lisans öğrencisinin tezini yazamadığını düşünelim. İlk açıklama organizasyon sorunu olabilir. Tez çok büyüktür, nereden başlayacağını bilmiyordur. Bir süre sonra başka şeyler de ortaya çıkabilir.
Danışmanı yazdıklarını beğenmezse ne olacak? Bitirdiğinde gerçekten akademisyen olmak istediğine karar vermek zorunda mı kalacak? Yıllardır “başarılı öğrenci” olarak kurduğu kimlik, mezun olduğunda ne olacak? Tezin iyi olması gerekiyor mu, yoksa olağanüstü olması mı gerekiyor? Ailesi ondan ne bekliyor?
Birden “tez yazmak” yalnızca bilgisayar başında kelime üretmekten çıkıyor. Başarısızlık, değerlendirilme, ayrılma, yetişkin olma, rekabet veya beklentileri karşılamak gibi anlamlar taşıyabiliyor.
Psikodinamik yaklaşımın eylemsizliğe katkısı burada başlıyor. Davranışın yalnızca görünen sonucuyla değil, kişinin ruhsal dünyasında neyi temsil ettiğiyle ilgileniyor.
Freud, Ketlenmeler, Belirtiler ve Kaygı'da ketlenmeyi benlik işlevlerinin sınırlanması üzerinden ele almıştı. Freud'un modelinin her parçası bugün aynı biçimde kullanılmıyor; fakat “bir işlevin neden kullanılamadığı” sorusu klinik açıdan hâlâ verimli.
Bir insan yazabilir ama yazamaz hâle gelir. Konuşabilir ama belirli bir insanın yanında konuşamaz. Karar verebilir ama belirli bir karar karşısında donup kalır. Çalışabilir ama başarı ihtimali yükseldiğinde çalışmayı bırakır. O zaman dikkat yalnızca eksik disipline değil, davranışın hangi koşulda ketlendiğine kayar.
Başarısızlıktan korkmak anlaşılır. Peki ya başarıdan korkmak?
Bir hedefe ulaşmanın her zaman yalnızca ödül getireceğini varsayıyoruz. Oysa hedef gerçekleştiğinde hayatın başka parçaları değişebilir.
Terfi alan kişi daha görünür hâle gelir. Kitabını bitiren yazar artık eleştirilebilir hâle gelir. Diplomasını alan öğrenci eğitim hayatının korunaklı yapısından çıkar. Bir işletme büyüdüğünde sorumluluk da büyür.
Başarı bazen insanın kendisi ve yakın ilişkileri hakkında kurduğu dengeyi de bozar. Ailesinde öne çıkmanın hoş karşılanmadığı bir ortamda yetişmiş kişi, başarılı oldukça suçluluk hissedebilir. Kardeşlerinin maddi olarak zorlandığı bir ailede çok para kazanmak yalnızca keyif vermeyebilir. Başarı, ait olunan gruptan uzaklaşma korkusu yaratabilir.
Bunları “başarı korkusu” adı altında her ertelemeye yapıştırmak doğru olmaz. Kişinin gerçekten ne yaşadığı araştırılmadan yapılan psikodinamik yorum da en az “tembelsin” demek kadar yüzeysel olabilir. Yine de bazı eylemsizliklerin yalnızca başarısızlığı engellemediğini, başarının sonuçlarını da erteleyebildiğini görmek gerekir.
Mükemmeliyetçilik çalışmayı neden bazen kolaylaştırır, bazen durdurur?
“Mükemmeliyetçi olduğu için erteliyor” cümlesini kolay kuruyoruz. Araştırmalar ise mükemmeliyetçiliğin farklı boyutlarının birbirinden ayrılması gerektiğini gösteriyor.
Hata yapmaya aşırı odaklanma, kendine yönelik sert değerlendirme ve başkalarının beklentileri konusunda kaygı gibi mükemmeliyetçi endişeler ertelemeyle pozitif ilişkili. Buna karşılık yüksek standartlar belirleme ve başarıya yönelme gibi mükemmeliyetçi çabalar, ortalamada ertelemeyle ters yönde ilişkili olabiliyor.
Yüksek standart sahibi olmak tek başına insanı durdurmuyor. Sorun daha çok standardın benlik değeriyle birleştiği yerde çıkıyor. Bir rapor yalnızca bir rapor olmaktan çıkıp kişinin yeterli olup olmadığını gösterecek sınava dönüşürse başlamak zorlaşabilir.
İlk paragraf çok iyi olmalıdır. İlk çizim profesyonel görünmelidir. Spor programına eksiksiz uyulmalıdır. Yeni işte hata yapılmamalıdır. Böyle bir standart altında “denemek” oldukça riskli bir faaliyete dönüşür çünkü denediğiniz anda gerçek performansınız ortaya çıkar.
Hiç başlamadığınız sürece zihninizdeki potansiyel korunur. Bu nedenle bazı insanlarda eylemsizlik, benlik saygısını koruyan oldukça pahalı bir yöntem hâline gelebilir. “Yapamadım” yerine “aslında yapabilirdim ama yeterince çalışmadım” diyebilmek bazen daha az acı vericidir.
“Son dakika insanıyım”
Bazı insanlar yıllarca aynı cümleyi kullanır: “Ben baskı altında daha iyi çalışıyorum.” Gerçekten de son gün olağanüstü bir performans gösterebilirler.
Fakat burada baskının neden gerekli hâle geldiği de incelenebilir. Göreve başlamak için normal motivasyon yeterli olmuyorsa, yaklaşan teslim tarihi başka bir iş görüyor olabilir. Kaygıyı, kaçınmanın yarattığı rahatlıktan daha güçlü hâle getirir.
Önce “Yapmak istemiyorum.” Teslimden altı saat önce “Artık yapmamak mümkün değil.” Karar verme ortadan kalkar. Deadline kişinin yerine karar vermiştir.
Son dakika çalışmasının başka bir avantajı daha olabilir. Ortaya çıkan ürün kötü olursa açıklama hazırdır: “Bir gecede yaptım.” İyi olursa: “Bir gecede bile bunu yapabiliyorum.” Her iki durumda da kişinin kapasitesi ciddi biçimde sınanmamıştır.
Başkasının istediği şeyi yapmamak
Ertelemenin daha az konuşulan taraflarından biri özerklik. Bir işi kendimiz seçtiğimizde ve bir başkası istediğinde aynı şekilde hissetmeyebiliriz.
Çocukluk ve ergenlik boyunca başarı sürekli dışarıdan kontrol edilmişse çalışma, yetişkinlikte bile yalnızca üretmek anlamına gelmeyebilir. Birinin isteğine boyun eğmek gibi yaşanabilir.
“Dersini çalış”, “Odanı topla”, “Daha çok çalışırsan yaparsın”, “Biz senin için bu kadar şey yaptık”, “Bizi mahcup etme.” Yıllarca başarı ile sevgi, kabul veya aile gururu birbirine karıştığında kişinin kendi arzusu ile dışarıdaki beklentiyi ayırması zorlaşabilir.
Bazı insanlarda bir şeyi gerçekten isterken, yapılması “gereken” bir şeye dönüştüğü anda arzunun kaybolduğu görülür. “İstiyorum” kısa sürede “yapmalıyım” olur. “Yapmalıyım” ise yıllardır tanınan bir iç sese dönüşür. Bu durumda eylemsizlik yalnızca kaçınma sağlamaz; küçük bir özerklik hissi de sağlayabilir. Bunun bedeli kişinin kendi hedefi olsa bile.
Sürekli başarısız deneyimlerden sonra hareket etmek
Her eylemsizliği iç çatışmaya bağlamak doğru olmaz. Bazı insanlar tekrar tekrar denedikleri hâlde sonuç alamadıkları için daha az harekete geçmeye başlar.
Öğrenilmiş çaresizlik araştırmalarının çıkış noktası buydu. Klasik model zaman içinde önemli ölçüde geliştirilmiş olsa da kontrol edilebilirlik hâlâ önemli bir araştırma alanı. Daha yeni çalışmalar sürekli kontrol edilemeyen stresin pasifliğe yol açtığı fikrini, kontrolün öğrenilmesinin aktif ve koruyucu bir süreç olduğu yönünde yeniden tartışıyor.
Yıllarca iş başvurusu yapıp geri dönüş alamayan biri bir noktadan sonra başvuru yapmayı bırakabilir. Defalarca diyet yapıp geri kilo alan biri yeni bir programa karşı isteksizleşebilir. Çocukluğu boyunca ne yaparsa yapsın ebeveynini memnun edemeyen biri, değerlendirilmenin olduğu alanlarda erken vazgeçebilir.
Buradaki pasifliğe yalnızca “motivasyon eksikliği” demek yaşanmış deneyimi görmezden gelebilir. Kişi her zaman hareketin sonuç üreteceğine inanmıyor olabilir.
Depresyonda eylem neden bu kadar zorlaşır?
Eylemsizlik belirginleştiğinde depresyon da akılda tutulmalı. Depresyonda sorun yalnızca üzgün hissetmek değildir. İstek, enerji, karar verme, ödül beklentisi ve davranışı başlatma süreçlerinin bir kısmı etkilenebilir.
Sabah yataktan kalkmak dışarıdan küçük bir davranış gibi görünür. Depresyon yaşayan kişi için duş almak, giyinmek, mesaj cevaplamak, markete gitmek ve yemek hazırlamak ayrı ayrı çaba gerektiren görevler hâline gelebilir.
Bu nedenle “kendini zorla, çık biraz” cümlesi çoğu zaman durumu anlamaz. Öte yandan davranışın tamamıyla motivasyonu beklemesi de kişiyi daha fazla pasifleştirebilir.
Davranışsal aktivasyon yaklaşımı bu döngü üzerinde çalışır. Kişinin keyfinin yerine gelmesini bekleyip sonra harekete geçmesi yerine, değerli veya ödüllendirici etkinliklerle temasın kontrollü biçimde yeniden artırılması hedeflenir. Araştırmalar davranışsal aktivasyonun depresif belirtiler üzerinde etkili olabildiğini gösteriyor.
Bu bulgunun psikodinamik düşünceyle çelişmesi gerekmiyor. Bazen bir davranışın neden yapılamadığını anlamak gerekir. Bazen davranışın yeniden başlaması için uzun bir açıklama beklememek gerekir. İyi klinik çalışma ikisini birbirine düşman etmek zorunda değil.
“Neden yapmıyorum?” sorusu her zaman işe yarıyor mu?
Bir noktadan sonra insan eylemsizliğini çok iyi analiz edebilir. Mükemmeliyetçiliğinin farkındadır. Babasının beklentilerini bilir. Başarısızlıktan neden korktuğunu anlatabilir. Çocukluğunda hangi olayların etkili olduğunu bilir. Yine de dosya açılmaz.
Psikolojik içgörü ile davranış değişimi aynı şey değil. Bu analitik terapiler açısından da önemli bir sorun. İnsan kendi tarihine ilişkin oldukça sofistike açıklamalar geliştirebilir ve bunları yeni bir savunma olarak kullanabilir.
“Ben bunu şu yüzden yapıyorum” cümlesi bazen araştırmanın başlangıcıyken bazen sonu hâline gelir. Oysa terapi açısından daha canlı sorular başka yerde olabilir: eylemsizlik tam olarak ne zaman başlıyor, işe oturduğunuz anda ne hissediyorsunuz, sonra ne yapıyorsunuz, kaçındığınızda ilk birkaç dakika nasıl hissediyorsunuz, akşam olduğunda ne oluyor?
Bir danışan her seans kendi hayatındaki ertelemeyi anlatırken terapiye de sürekli geç geliyor olabilir. Üzerinde çalıştığı raporu teslim edemediği gibi terapistin önerdiği küçük gözlem çalışmasını da yapmıyordur. Böyle bir durumda erteleme hakkında konuşulan bir konu olmaktan çıkar; odada gerçekleşen bir ilişki biçimine dönüşür.
Küçük adımlar neden bazen işe yarıyor?
Kişisel gelişim dilindeki “küçük adımlar at” önerisi kulağa fazla basit gelebilir. Yine de davranış açısından mantığı güçlü.
Bir görevin büyüklüğü azaldığında onun yarattığı duygusal maliyet de azalabilir. “Kitabı yazacağım” yerine “dosyayı açıp son yazdığım paragrafı okuyacağım.” “Hayatımı düzene sokacağım” yerine “bugün doktor randevusunu alacağım.” “Spora başlayacağım” yerine “yarım saat yürüyeceğim.”
Bunların amacı insanı kandırmak değildir. Hareket ile sonuç arasında yeniden bağlantı kurmak olabilir. Özellikle uzun süredir pasif kalan bir insanda “davranıyorum ve bir şey değişiyor” deneyimi küçümsenmemeli.
Psikodinamik açıdan da küçük hareketler farklı bir veri üretir. Bir kişi bir işi yıllardır zihninde tartışabilir. Harekete geçtiğinde ise yeni bir şey ortaya çıkar: gerçek başarısızlıkla karşılaşabilir, tahmin ettiği kadar zor olmadığını görebilir, başarılı olduğunda rahatsızlık hissedebilir ya da aslında o hedefi istemediğini fark edebilir.
Her hareketsizlik tedavi edilmek zorunda mı?
Çağımızda eylemsizlik hakkında konuşmanın başka bir riski de var. Sürekli üretim, performans, gelişim ve optimizasyon bekleyen bir kültürde durmak kolayca patolojiye dönüşüyor.
Her boş gün depresyon değildir. Her erteleme klinik sorun değildir. İnsan her fırsatı değerlendirmek zorunda değildir. Bazen yapılmayan şey gerçekten istenmiyordur. Bazen hedef başkasına aittir. Bazen yorgunluk dinlenme gerektirir.
Bazen kişi yıllardır kendisini “potansiyelini gerçekleştirmediği” için suçlamaktadır ama bu potansiyelin kimin ölçüsü olduğu hiç konuşulmamıştır. Bu nedenle terapi eylemsizliği otomatik olarak ortadan kaldırmaya çalıştığında performans kültürünün başka bir aracına dönüşebilir.
“Nasıl daha üretken olabilirim?” önemli bir soru olabilir. “Ne için üretken olmak istiyorum?” da öyle. Bir hedefe ulaşamamak ile o hedefi istememek birbirine benzeyebilir. Özellikle yıllarca başkalarının beklentilerine uyum sağlamış kişiler için ikisini ayırmak zaman alabilir.
Hareket başladığında
Eylemsizlik üzerine çalışırken insanı yalnızca iradesini güçlendirmeye çağırmak pek yeterli görünmüyor. Bir davranışın gerçekleşebilmesi için aynı anda birçok şeyin bir araya gelmesi gerekiyor: enerji, dikkat, ödül beklentisi, görevin tolere edilebilir olması, belli miktarda öz-yeterlik ve rahatsızlıkla kalabilme kapasitesi.
Buna kişinin kendi tarihi de ekleniyor. Başarı ne ifade ediyor? Başarısızlık ne ifade ediyor? Bir iş bittiğinde ne başlayacak? Kimin beklentisi yerine geliyor? Bir hedef gerçekleştiğinde artık hangi bahanenin arkasında durulamayacak?
Bunların her eylemsizlikte bulunmasını beklemeyiz. Bazı insanlar gerçekten yalnızca telefonunu fazla kullanıyordur. Bazıları depresyondadır. Bazıları DEHB nedeniyle başlatma ve organizasyon güçlüğü yaşıyordur. Bazılarında görev kötü yapılandırılmıştır. Bazılarında ise görünürde basit olan eylemin etrafında daha kişisel bir çatışma vardır.
İnsanın kendine “neden yapmıyorum?” diye kızması bütün bu farklı ihtimalleri tek bir ahlaki hükme indirger. Daha iyi bir inceleme, kişinin neyi yapmakta zorlandığına, ne zaman zorlandığına ve hareket ettiği anda neyin değişeceğine bakar.
Bazı eylemsizlikler yalnızca yapılmamış işlerden oluşmaz. İnsanın olduğu yerde kalmasını sağlayan bir denge de kurarlar. O denge anlaşıldığında hareket etmek her zaman kolaylaşmaz; ama insan neye karşı hareket ettiğini biraz daha iyi bilir.
Özet
Eylemsizlik tek başına irade eksikliğiyle açıklanamaz. Duygu düzenleme, mükemmeliyetçilik, öz-yeterlik, depresyon, özerklik ve kişinin başarıyla kurduğu kişisel ilişki aynı davranışın içinde farklı oranlarda bulunabilir.
Bu yazı klinik değerlendirmenin yerine geçmez. Yoğun zorlanma sürdüğünde ilk görüşme için iletişime geçmek önerilir; akut kriz durumlarında 112 ya da yakın bir sağlık kuruluşuna başvurmak uygundur.
